Vitali Amarşan'ı Kaybettik

Vitali Amarşan'ı Kaybettik

Abhaz Edebiyatı'nın ulu çınarı, Abhaz Dili aşığı Sevgili Vitali Amarşan'ın ölüm haberini derin bir üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz.

Vitali Amarşan'ın ruhu şad, mekânı cennet olsun. Abhaz Ulusu'nun başı sağolsun. 

Şimdi;
 Mayıs 2018'de, Sevgili Oktay Chkotua'ın kaleminden abhazpostasi.com 'da yayınlanan yazıyı, Vitali Amarşan'ın anısına sizlerle paylaşıyoruz.

Can Vatanımın Saati

Onu yıllardan beri tanıyorum, sessiz, sakin ve her dem hüzünlü tavırlarıyla bu dünya’da yaşamıyor gibi sanki. Edebiyatımızın güçlü kalemlerinden ve önde gelen aydınlarımızdan biri olmasına rağmen alçak gönüllülükte bir benzeri olmayan, en büyüğünden en küçüğüne kadar herkese karşı son derece saygılı ve adeta tevazu örneği bir güzel insan.
Papapha Mahinur Tuna’nın çevirisini yaptığı “Apsha” yani “Abhaz Kralı” isimli muhteşem romanın yazarı...
Henüz hayatının baharında bulunan tek oğlunu savaşın ilk dönemlerinde yitirdiğinde kendi deyimiyle o andan itibaren zaman onun için tam anlamıyla durmuş ve anlamını da her türlü yitirmişti.
Bir kaç gün önce sahilde yürürken karşılaştık, kucaklayıp hal hatır sorduktan sonra benden bir ricası olduğunu söylediğinde “inşallah yapabileceğim bir şey olur” diye dua etim içimden, zira o içinden gelip, bir kere rica ettikten sonra yerine getirememek gerçekten de çok üzerdi beni...
Yeni kitabında yer alan küçücük, ama kendisi için çok büyük anlam ifade eden bir bölümü tercüme edip muhatabı olan Ömer Marşan’a iletebilirsem çok mutlu olacağını söylediğinde, dünyalar benim olmuş ve daha o anda kafamda bitirmiştim çeviriyi. Ardından lütufkar sözlerle imzaladığı kitabını gönderdi, elime alır almaz da ilgili bölümü çevirip isteğini yerine getirdim. Şimdi de sizlerle paylaşıyorum.

Sevgili dostlar, Abhazya’nın bu gününü anlayabilmek ve yarınını konuşabilmek için, dününü çok iyi bilmek gerekir. Bu günkü mutluluklarımızın ve yarınki umutlarımızın altında işte böylesine derin acılar ve yaşanmışlıklar var.
Allah’tan tek dileğim, hiç birimize “saatlerimizi” durduracak böylesi derin acıları yaşatmaması...
       

VİTALİ AMARŞAN
 
VATANIMIN SAATİ
Şavaşın cehennem ateşi gibi yurdumuzu yangın yerine çevirdiği ve ilk çatışmalardan ilk şehit haberlerini almaya başladığımız o ilk kara günlerde, kolumdaki saat birdenbire duruvermişti, ne kadar uğraştıysam, ne yaptıysam, olmadı, çalıştıramadım bir türlü.
Bu durum, benim için ciddi bir uyarı ve canımı oldukça sıkan bir uğursuzluktu sanki. Ülkemiz baştan sona karalar bağlamıştı, savaş tüm şiddetiyle sürüyor, askerlerimiz bir saldırıyor, bir geri çekiliyor, onlar çekildiklerinde bu kez düşman saldırıyor, sonra o da geri çekiliyordu. İki ordu bir birini karşılıklı püskürtüyor, birbirini yok ediyordu, tam anlamıyla bir kan gölü içerisindeydik! Savaş ateşi fokur fokur kaynıyordu, ama yaşam benim saatim gibi durmuş gibiydi. Vatanları için can veren yavrularımızın gencecik hayatları sona eriyor, tıpkı benim zavallı saatim gibi, sesleri sonsuza dek susuyordu! Savaş tüm şiddetiyle sürüyordu, güzel yurdumuzu, cennet vatanımızı, Abhazya’mızı elimizden almak isteyen sinsi düşman saldırıyor, bir felaketle karşı karşıya kalan halkımızın yiğit evlatları ise kahramanca direniyordu! Birileri toprağa düşüyor, ama bir başkaları anında onların yerini dolduruyordu. Saldırıyor, geri çekiliyor, geri çekiliyor, sonra tekrar saldırıyordu, iki ordu birbirini karşılıklı püskürtüyor, durmadan savaşıyor, durmadan birbirini yok ediyordu! Gökyüzünü “kim öldü-kim kaldı, kim öldü-kim kaldı?” iniltileri kaplamıştı!...
Benim saat ise durduğu yerde kalmıştı, zaten benim için onun göstereceği zaman da çoktan durmuştu. Kapkara bulutların kapladığı göklerde top seslerinin kahredici gürültüsü yankılanıyordu sadece. İşte o zaman, saatimin boş yere durmadığına, zafere ulaşmadan ve yurdumuzu düşman işgalinden tamamen temizlemeden de hiç bir şekilde çalışmayacağına, normal yaşamın ise asla geri dönmeyeceğine ve ocaklarımızın yeniden tütmeyeceğine bir kez daha inanmıştım...
Askerlerimiz cansiperane saldırıyor, başkomutanımız, halkımızın umudu ve aydınlık evladı Vladislav Ardzınba ise: “Ahahay Amarca! Yiğitlerim! Umudunuzu yitirmeyin, hücum!... Atılın ileri! Zafer bizimdir, bizim olacak!... Sonuna dek haklıyız, saldırganla savaşıyoruz çünkü!..  Allah’ın yardımı da bizimle, düşman günah altında!” diye haykırıyordu. Onun sesini duyan askerlerimiz, kurşun misali uçarcasına saldırıyordu düşmana. Onlar her geçen an şehit düşmeye devam ediyor, benim zavallı saatim ise öylece duruyordu. Halkımın zaman göstergeleri de hareketsiz seyretmekteydi beni, tek adım atmaya bile niyetleri yok gibiydi. Şehit düşen gençlerimiz gibi önümde cansız yatmaktaydı hepimizin ortak zamanı – Can vatanımızın zamanı!
Giderek, Yüce Tanrı’nın da lütfuyla, hücuma geçen ordumuz zafere ulaştı, hain düşmanın soyunu sopunu söküp attı kutsal topraklarımızdan! Bayraklarımız doğuda-batıda, tüm sınırlarımızda püfür püfür dalgalanmaya başladı. Ağır yaralı yatan vatanımız, yavaş yavaş canlandı ve kalp atışları daha bir duyulmaya başlandı. Ama benim saatin sesi duyulmuyordu, nasıl durmuşsa yine öyle duruyordu.  İşte o zaman, bir kez ölmüş olanı yeniden canlandırmanın ve ne kadar kahramanlıkla geçirilirse geçirilsin yitirilen zamanı da geri getirmenin asla mümkün olamadığına bir kez daha inandım! Bu yüzden de, bir daha koluma saat takmadım, kaybettiğimiz yiğitlerin ardından nefes almayı bile kendime çok görüyordum. Ayrıca benim için zamanın hiç bir anlamı yoktu artık, uçsuz bucaksız çöllerde gibiydim. Ancak ahirette olanlar ne kadar ilgiliyseler ben de halkımın yaşamıyla o derece ilgiliydim, üzülenle üzülüyor, kederlenenle kederleniyor, sevinenle de seviniyordum. Bazı kendini bilmezlerin sorumsuzlukları yüzünden şehitlerin de, benim de mezar tahtalarına kafalarımızı vurduğumuz anlar da yok değildi. Ama kolum her zamanki gibi yine boştu, saat adını taşıyan hiç bir şey yoktu etrafımda, dün, bugün ve yarın gibi kavramlar yoktu artık benim için. İşte o zaman, evlatlarımızın canları pahasına elde ettikleri zaferin, diğer dünya ülkeleri devletimizi tanımadan tamamlanmış olamayacağına ve savaşta elde ettiğimiz bu eşsiz zaferin yarım kalmış olacağına inandım...  
Ancak fazla sürmeden onu da gördüm, yaşadım. Vatan için can verenlerin hakkı yerde kalmadı ve onların yüzüsuyu hürmetine dünya’nın politik dengelerindeki rüzgarlar birden bire bizden yana esmeye başlayınca, en başta da koskoca Rusya Federasyonu olmak üzere bir çok ülke kaşla göz arasında devletimizi tanıyıverdi. Şimdi artık, diğerlerinin de bu yolu izleyecekleri umudunu taşıyorum...
Bu gün zaferimizin ve bağımsızlığımızın XV. Yıldönümünde (yazı  2008 yılında yazıldı. ç.n), bu büyük bayram gününde, eşsiz ve kutsal zafer bayramımızı bizlerle birlikte karşılamak ve kutlamak üzere Kuzey Kafkasya başta olmak üzere, doğudan ve batıdan çok sayıda kardeşimiz, bizlerle sevinip, bizlerle üzülen, canımız kanımız soydaşlarımız, Abhazya’mıza geldiler. Bunlar arasında XIX.yüzyılda vatanımızdan sürülen kardeşlerimizin temsilcileri de bulunmaktaydı. Türkiye’de doğan, şimdilerde ise Bulgaristan’da yaşamakta olan ve ata topraklarına candan bağlı, güzel insan, Xirıps Marşan’ın torunlarından olan sevgili kardeşim Ömer Marşan’da gelenler arasındaydı. Bu, Ömer’in anavatana ikinci gelişiydi. Daha önce de 2006 yılında Dünya Abhaz-Abaza Halkı Kongresi’ne katılmış. Kongre de harika bir de konuşma yapmıştı. Kendisi bu defaki gelişinin daha farklı olduğunu düşünüyordu, artık halkının yaralarının sarılması sürecine ve geleceğine dair adımlarına ortak olmak niyetindeydi. En çok da dünyayla yaşıt olan güzel dilimizin durumuna kederleniyor zamanında halkımızı ezip geçen iki büyük devletin dilleri arasında anadilimizin yok olup gitmesinden endişe ediyordu!...
İşte bu güzel kardeşim, Aydınlık yüzlü Ömer, Sohum’a gelir gelmez, önce beni sıkı sıkıya kucakladı, sonra da elimi tutup, yepyeni ve pırıl pırıl bir saati “Bu büyük bayramın anısına benden bir armağan olarak kabul et lütfen” diyerek bileğime takıverdi. Şaşırmıştım, ne söyleyeceğimi bilemez halde kalakalmıştım. Gayri ihtiyari elimi kaldırıp saati kulağıma dayadım, tık-tık, tık-tık, tık-tık diye uzun yıllardan beri duymadığım ve neredeyse unuttuğum o sesi duymaktaydım. Sımsıcak gözleriyle tebessüm etti Ömer, tebessümü çoktan unutmuş olmama rağmen ben de ona gülümsedim. İşte o an, evet o an, uzun zaman önce bir köşeye attığım eski saatimin de, artık bu yeni saatle yarışmak istercesine yeniden çalışmaya başladığını hissetmiştim.  
Aynı anda bir başka duygu daha benliğimi kaplamıştı, bu yeni saat sadece bana değil, anavatanda veya denizin ötelerinde, nerede olurlarsa olsunlar, Ömer kardeşimin eliyle tüm halkımıza, yaşamımızın ve yeni zamanımızın bir sembolü olarak Allah tarafından gönderilmişti.  Bu duygu bana, çok eskilerde “Apsha” dediğimiz Abhaz Kralı tarafından temelleri atıan ve her türlü badireyi atlatarak günümüze kadar gelen devletimizin de yeniden ayağa kalktığını, yepyeni bir zamana ve geleceğe doğru yola koyulduğu inancını da vermişti. Vladislav Ardzınba ile halkımızın emeklerinin boşa gitmediğine ve yepyeni bir döneme girildiğine, ayrıca bu yeni saat gibi, eskisinin de yeniden çalışmaya başladığına yürekten inanıyordum artık!...
Tıkır tıkır çalışıyor kolumdaki saat, bakın isterseniz!  Dünya’nın dört bir yanına savrulmuş olan, ama günün birinde anavatanlarına dönmekten başka da bir seçenekleri bulunmayan halkımızın zamanını gösteren o “altın saat”, aydınlık yüzlü Ömer kardeşimin elime taktığı o saat, tıkır tıkır çalışıyor!... Hepimizin işi gücü onun çalıştığı gibi düzenli olsun, Tanrı’nın bizlere bahşettiği bu yeni dönem ise olabildiğince uzun ömürlü olsun ve dünya durdukça güzel dilimiz de her zaman yaşamımızın merkezi olsun!