Published On: Sal, Şub 25th, 2014

Bagrat Şınkuba ve Ömer Büyüka

Share This
Tags

 

bagrat-sinkuba Omer_Buyuka

Bagrat Şınkuba ve Ömer Büyüka

 

Papapha Mahinur Tuna

 

26 Şubat ikisinin de ölüm yıldönümü.  Ömer Büyüka’yı 2001’de, Bagrat Şınkuba’yı 2004’te kaybettik. İkisi de ışıklar içinde olsun, ruhlarının kavuştuğundan eminim. Çok değer verdiğim ve yakın bulduğum iki büyüğümdü.  Abhaz alfabesi ile okuyup yazmayı öğrenince Ömer Büyüka’dan ödünç kitap istemiştim, o da bana önce Bagrat Şınkuba’nın şiir kitabını vermişti. Onun dilini ve şiirlerini çok beğendiğini, bu şiirlerin benim dilimi geliştirmeme yardımcı olacağını söylemişti. Gerçekten o şiirleri defalarca okudum, hatta bir tanesini ezberledim, arkadaşlarla bir araya gelince hep okurdum. Bu gün de çoğu dizeleri aklımda, “Çüaçüa” adındaki bu şiir, bir köylü ile bülbülü anlatıyordu, şiirin öyle bir ritmi vardı ki insan okurken kendini bülbül sanıyor, şakıyordu. Bagrat Şınkuba’nın şiirleri baharı bitmeyen bülbül gibiydi.

Şiir kitabını iade edince, bu kez “Nart Sasrkua ve 99 Kardeşi” adlı kitabını verdi. Bu Nart eposunu B. Şınkuba, K. Şakrıl ve Ş. İnalyıpa birlikte derleyip düzenlemişler ve yayınlamışlardı. Bu kitabı İhsan Sabri Çağlayangil Moskova elçisi iken getirip Ömer Amcaya hediye etmiş. Bu kitabı okumakla kalmadım aynı zamanda çevirip yayınladım, Sonra Abrıskil kitabını ve daha sonra “Atsınçüarax”  Türkçeye “Son Ubıh” diye  çevrilen kitabını okuyup çevirdim, onu yayınlamak kısmet olmadı ama kopyalarını bir çok insan gözyaşlarıyla okudu.

Bagrat Şınkuba’yı ilk kez Türkiye’ye geldiğinde görmüştüm, grup halinde gelmişlerdi, kaldıkları otele gidip ziyaret ettim. Yıllar sonra Abhazya’da rastladığım bir ressam beni tanıyıp yanıma geldi ve bu olayı anlattı. O zaman Bagrat Şınkuba’nın yanındaki gençler arasında o da varmış, Ömer Büyüka’nın evine gitmişler, Bagrat Şınkuba ile Ömer Büyüka konuşurken ressam R. Gablia da çaktırmadan ikisinin ayrı ayrı karikatürlerini yapmış. Ben bunu duyunca çok heyecanlandım karikatürlerin kopyasını istedim, ertesi akşam hem karikatürleri getirdi hemde güzel bir  tablo hediye etti.

Benim hiç unutamadığım, savaştan on ay sonra Abhazya’ya gidişimizdi. Trabzon’dan gemiyle gitmiştik. Mıku Meydanında yapılan toplantıda Bagrat Şınkuba çok etkileyici bir konuşma yapmıştı. Sonra diasporadan giden konuklara yemek verildi, bin kişiden fazlaydık, ilk kez böyle kalabalık ve düzenli bir yemek görmüştüm ve sofrayı Bagrat Şınkuba ile yanındaki iki yaşlı Abhaz yönetiyordu. Beni ısrarla yanına çağırdı ve masada  tam karşısına oturttu. O gün Cihan Candemir de yanımdaydı, öyle güzel bir sofra yönetimi yaptı ve öyle güzel yemekler yedik, Cihan; “ben çok ülke gezdim şu an yaşadıklarımı hiçbir ülkede yaşamadım” diye mutluluğunu dile getirdi. Ben bir şairin halkıyla bu denli bütünleşmiş olmasını hayranlıkla izledim. Yemekten sonra otobüslerimize binip Sohum’a döneceğimiz sırada hiç unutamadığım bir görüntü ile karşılaştım.  O  sofrada oturan yaşlılardan biri otobüs durağında ayak da durup bizi geçirmek için el sallıyordu, bir baktım tek ayağı yoktu. Biz hareket edinceye kadar tek ayak üstünde durdu. O gün o ülkede savaşın yok edemediği bir insanlık gördüm.

Konusunda böylesine ünlü olan kişilerin eserleri kadar kişisel yaşamlarını da merak ederim. Sanırım 1974 yılıydı Abhazya ile olan yazışmalarımızda Bagrat Şınkuba’nın bir kitabını film yaptıklarını öğrendim. “Axtarpa Şkuakua” ”Beyaz Başlık” adlı bu film aslında bir halk kahramanının öyküsüydü. Bu öyküyü okuduktan sonra  Bagrat Şınkuba’nın yaşamı daha da ilgimi çekti. O Cumhurbaşkanlığı da yapmıştı ama o hep, halkının arasında sıradan bir Abhaz gibiydi. Abhazya’nın  bağımsızlığı söz konusu olduğunda yaptıkları ise dillere destandı. Ölümünden sonra yayınlanan günlüklerini okudum ve çok hoşuma gitti.

İşte dedim, ben bunun için seviyorum yaşam öykülerini. Bazen küçük bir anı bende büyük bir roman izlenimi bırakıyor.

Şöyle yazmış günlüklerinin birinde; “ Ben çiftçi bir ailede doğdum, en sevdikleri şey ekip biçmekti, toprağı yutarlardı sanki. Avcılık, seyahat, ticaret gibi şeyleri bilmezlerdi. Tek yaptıkları şey ekip biçmek, bolca yiyecek içecek stoklayıp misafir ağırlamaktı. Sabahlara kadar oturur, yer içer, şarkı söyler, masal, hikaye anlatırlardı, bilmeceler, taşlamalar, destanlar, fıkralar bana ana sütü gibi gelirdi. Dedem Hristiyan’dı ama o her şeyden önce çok tanrılı geleneksel dinine bağlı olduğu için güneşe benzeyen bir hampal alıp Alişkintar dağına döner dua ederdi. Suda haşlanan bu hampalların bazıları hayvancılık tanrısı Aytar’a, bazıları bağ bahçe tanrıçası Caca’ya, bazıları arıcılık tanrıçası Anana’ya, bazıları suların tanrıçası Zızlan Zahkuajü’a ilişkindi, halk  inanışları ve öyküleri  iliğime kadar işlemişti… Bizim evimize 1926 yılına, yani benim ilk okula başladığım tarihe  kadar hiç kitap girmemişti. Ama daha sonra kalemim bu öykülerden çok beslendi.”

Abhaz dili en eski yazılı dillerden biri ve çok zengin sözlü ürünlere sahip olmasına karşın, yazı dilini ve edebiyatını geç geliştirdi. Abhaz yazı dili ve edebiyatının babası D.Gulya’dır.  Bu yıl 140. doğum yılı kutlanan Gulya her Abhaz şairi ve yazarının önderidir. Bagrat Şınkuba’nın genç bir şair olarak ortaya çıktığı günlerde Gulya’nın onu fark etmesi ve şiirlerinden övgüyle söz etmesi şairin unutamadığı anılardandır.

Bagrat Şınkuba günlüklerinde Gulya’dan sonra gelen ve genç yaşta yaşamını yitiren İva Koğonia’dan da söz ediyor.

“1928 yılıydı, Liza adında bir bayan komşumuz vardı. İva öldü ! İva öldü!  diye bağırıp ağlamaya başlayınca hepimiz gittik. Baktım kadın İva Koğonia’nın kitabını masanın üstüne koymuş, ona dönüp ağıt yakarak ağlıyordu. O güne kadar ölen bir Abhaz erkeğinin arkasından atını eyerleyip avluya dikip ona ağıt yakarak ağladıklarını, ya da ölenin silahını, elbisesini veya portresini önlerine koyup ağıt yakanları çok gördüm ama bir adamın kitabı üzerinde ağıt yakarak ağlayanı hiç görmemiştim” diyordu.

Bugün Bagrat Şınkuba Sohum Parkının tam ortasında  öylesine haşmetli, öylesine sıcak ve öylesine canlı bir biçimde oturuyor ki insan ona bir selam vermeden geçemiyor.  Onun heykelinin yanından her geçişimde kenara oturup kendisiyle söyleşirim.

Bir keresinde ona hiç unutamadığım şeyin, savaştan 10 ay sonra Abhazya’ya geldiğimde torunu gibi elimden tutup yanından hiç ayırmaması olduğunu söylemiştim. Kongre salonunda kendisine ayrılan en ön sıranın, arkasındaki ve yanındaki tüm koltuklar boş bırakılmıştı.  Neden böyle yapıldığını merak ettim. Sonra gördüm ki insanlar gelip onun önünde saygı ile eğilip geri gidiyorlardı. Halkı tarafından bu kadar sevilen ve sayılan bir şair olmak ne güzel diye düşündüm.

O zaman Bagrat Şınkuba’ya şöyle bir soru sorma cesaretinde bulundum. Savaş nedeniyle yakınını kaybetmeyen bir tek Abhaz kadını yoktu, bütün kadınlar simsiyah yas giysileri içindeydi. Savaşın çirkin yüzünü görmemek mümkün değildi, duvarlar yıkık dökük, arşivler kütüphaneler yanmış kül olmuş, heykeller delik deşik, bir de simsiyah giysili ve hüzün dolu kadınlar,  insanların moralini çok bozuyordu, düşmanın bundan sevinç duyduğu kuşkusuzdu. Bagrat Şınkuba’ya, siz halkınız tarafından bu kadar çok sevildiğinize göre halkın acılarından ötürü karalar giymelerini engelleyebilirsiniz, bu görüntüyü düşmana inat renklendirebilirsiniz, dedim.

“Böyle bir şeyi asla yapmam, bu acıları bana duydukları sevgi bile unutturamaz. bBrakalım onlar binlerce yıllık gelenekleriyle acılarını  bildikleri gibi yaşasınlar, zamanı geldiğinde renklenirler” dedi. O zaman bir halkı tanımanın ne kadar önemli bir şey olduğunu anladım.

Tanrıya şükürler olsun bu gün Abhazya rengarenk, cıvıl cıvıl.

Abhazlar şairlerini seviyor, değer veriyor ve onun yolunda yürüyorlar.

Diaspora’nın hayırlı evladı Ömer Büyüka’ya gelince. Ne yalan söyleyeyim içim burkuluyor, diaspora aydınlarını düşündüğümde onu benden başka kimsesi olmayan öksüz bir çocuk gibi görüyorum. Sonra Anayurd’un can insanları geliyor gözümün önüne, onu da anlayan, değer veren, seven birileri var diye seviniyorum. Böyle söylediğim için bağışlayın. Ömer Büyüka gibi bir değeri sevmek onu ölüm ve doğum günlerinde hatırlamak değildir. Eserlerini okumak, tanımak, tanıtmak, hakkında bir şeyler yazmak, filmini çekmek, kısaca yolunda yürümektir.

Ömer Amca’nın sağlığında uzun bir biyografik söyleşi yaptım, vefatından sonra da onun yaşamı etrafında şekillenen “Ömer Büyüka’nın Yanında 35 Yıl” diye bir kitap yazdım. Her ikisi de Abhazya’da dergi ve gazetelerde yayınlandı. Onun dışında bir şey yapamamış olmak beni üzüyor.

“Ömer Büyüka” demeye dilim bir türlü alışamadı. Çoğunlukla “Ömer amca” ya da “Beygua Omar” diyorum ve onun da insan yönüne değinmek istiyorum.

Ömer amcanın yaşam öyküsü çok tanıdık. Onu kendinize çok yakın hissediyorsunuz, amcanızdır, ağabeyinizdir, dedenizdir, arkadaşınızdır, hasılı candan bir büyüğünüzdür.  O anlamda Ömer amca da halkın çok sevdiği ve saydığı bir insandır. Onun biyografisi ve eserleri incelendiğinde orada kendinizi görürsünüz, o sizden biridir. Çocukluğu, gençliği ve tüm yaşamı size bildik gelir. Ama onun bilmediğimiz bir yanı vardır o da Bagrat Şınkuba gibi kalemini  halktan besler. Öncüleri halkın içindendir. Abhazca öğretmeni Çkalapıwa şirin efendi ile nasıl şiir yazdıklarına bakalım.

Şirin Efendi:

“Ariy ajüa xsaalaganı wara yat.

Failatün failatün failat !… dermiş.

Ömer amca şiirin arkasını getirirmiş.

Ömer Amcanın bir hafta boyunca iki gözü iki çeşme ağladığını biliyorum. A tatlı ihtiyarın kan çanağına dönen maviş gözleri hiç gözümün önünden gitmiyor.

Abhazya’dan bir şair, bir şiir göndermiş, şiirde yine soykırım yapıldığını ima eden dizeler varmış, telefon etti, acele gel dedi, gittim.

“Şiatankıla yıkurxiyt !” diyor başka bir şey söyleyemeden ağlıyordu. O güne kadar “Şiatankıla yıkurxiyt” sözünün “Soy kırım” anlamına geldiğini bilmiyordum. Yıl 1971 idi. Ömer amca her zaman halkını bir bütün kabul ederdi, Apsnı ve Apsadgil sözcüklerini dilinden düşürmezdi

Bu gün Ömer Büyüka anayurtta büyük bir saygı ve ilgi görüyor, eserleri Abhazcaya kazandırılıyor, müzesi açıldı, her yıl ona ilişkin kültürel ve bilimsel etkinlikler yapılıyor. Tek sıkıntı diasporanın ilgisizliği. Onun da zamanla düzeleceğine inanıyorum. Artık “Beygua Ömer Büyüka” adıyla bir “Abhazoloji Araştırılmaları Enstitüsü” en azından benden başka kişiler tarafından da dillendirilmeye başlandı. Bu da mutluluk verici.

Bu yazarlar eserleriyle, duygu ve düşünceleriyle, besin ve esin kaynaklarıyla ve halkçı dünyalarıyla birbirlerine çok benzeyen kişilerdi. İkisi de nur içinde yatsın. Onlara sevgimiz onların izinde yürümemizle anlaşılır. Bu sevgiyi onlardan esirgememeliyiz.

 

Papapha Mahinur Tuna

 

About the Author

Tüm hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz Copyright 2014 Bu site KadyaWeb alt yapısı ile yapılmıştır.